The Silent Enigma

Saturday, September 30, 2006

Yalnızlığa alışmalı...

Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...


Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.


İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."
Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...


Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...


Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...

Friday, September 29, 2006

KORKUYOR MUSUN?

Senden geriye ne kaldı ? Mekanik bir aletten şarkılar söyleyen sesin. Yüzünün hatırası belleğimde yittikçe belirginleşen, ölümsüzleşen sesin. Gün batışında başaklar rengindeydi saçların, öyle olmalıydı. Seher vakti deniz rengiydi gözlerin. Biçimsiz renkler vardı yalnızca elimde. Başak saçlar, deniz gözler, buğday ten. Aşkımız gibi belirsiz, şekilsiz, birbirinin içine geçmiş, bütün kuralları içinde eritmiş bir renk cümbüşüne dönüşmüş bir hatıra.

Oysa ben yalnızca bir oyuncaktım. Hayata tanık olmay ıbile becerememiş bir oyuncak. Kimi zaman bir yap boz,kimi zaman ağlayan bir bebek. Ama en çok çözümsüz bir bulmacaydım. Asla da bir oyuncak olmanın ötesine geçemedim.

El ele tutuştuğumuz anlar vardı, mutlu olduğumuz zamanlar. Mutluyken bile mutsuz yüzüne eflatun gözyaşı çizilmiş bir bebek. Gidenler dönmüyordu, susanlar konuşmuyordu. Griydi her renk. Ben her kargaşanın, her belirsizliğin orta yerinde beliriveren bir kalem,sessizce bir fotoğrafa şiirler yazıyordum. Aşka inanmıştım. Aşka inanmamıştım. İnanmadığım aşkın acısıyla darmadağındım. Mutsuzdum. Mutsuz olduğumu kabul edebilecek kadar cesur değildim yalnızca.Ağlarken gülen eflatun bir bebek...

Renkleri birbirine karıştırıyordum. Birbirine karıştırdığım renklerden mağaralar yapıyordum.Mağaranın duvarlarına ilkel insanlar senin resmini çiziyorlardı. Bir gözünü deniz çiziyorlardı, bir gözünü dağ. Bir yanına çayır çiziyorlardı, bir yanına orman. Bir yanını umutla boyamışlardı, bir yanını hüzün. Vazgeçemediğim, kabullenemediğim, ağlamayı bileçok gördüğüm sevdayı çiziyorlardı. Bir yanına seni çiziyorlardı, bir yanına bendeki seslenişleri.

Bir aşk alışkanlığa dönüşemeden biterse; kirlenmeden,bozulmadan, çekiştirilip uzamadan, lastik gibi gerilip kopmadan, ağızlara sakız olmadan biterse ne olur ?Geriye o aşktan başka ne kalır ? Aşka ve mutsuzluğa inanmayan iki insandan başka ne kalır ?

Seni içime son çizişimin üstünden anılar ve ölümler geçti. Çayırlar çimen oldu ormanlar koru oldu. Bir tek seher vaktinde deniz rengi kaldı elimde. Başaklar kurudu, dağıldı. Belirsizlik bulaştı her anıya sokaklar griyle yıkandı. Şimdi orada, içimde kıpırtısız ve ölü, artık değişemez bir şekilde duruyorsun. Seni öldürdüm. Göğsünün altından kalbine bir şiş soktum ve öldürdüm. Orada duruyorsun kırmızı ve gri. Bense ağlıyorum eflatun ve yalnız.

Sonra bir kitap okudum. Yağmur yağdı, mum ışığında dansettik yağmurla. İçim acıdı. Acı, büyüdü içimde.Değişmez bedenin değişmeye başladı. Kokun yağmura karıştı. Karanlıktı fırtına başladığında. Yalnız aydınlıklar vardı evlerin camlarında, ıslak ve ürkek.Sonra rüzgara tutuldu gece. Sustu ışıklar. Mum ışığında yağmur ve ben kaldık. Yağmur ve ben. Kaldık öylece. Birbirimize dokunamadan bakakaldık. Sonra bir gölge düştü deniz mavi sayfalara, gözlerin bal peteklerine dönüştü.

Gölgeden kurtulabilen tek kelime dönüşümdü. Sustum sonra eflatun eflatun. Grilikler gelene kadar, bütün kent griye kesilene kadar sustum. Eflatun olmaya dayanamadım ben.

Sonra senden her haber gelişinde boğazıma tıkandı kelimeler, elim kalem tutmaz oldu. Korku büyüdü içimde, griden korktum. Oysa senden çok benim rengimdi o. Gökyüzünün güz rengi, sürükleyen hayatın simgesi.Sonra uykum geldi, kulağımda ağlayan nehir kurudu.Gözlerim kapandı. Ve ben zamanın içinde bir yerde seni öldürdüm. Grinin izinden kurtarmak için kırmızıya boyadım seni, saçlarımın rengini döktüm tenine.Kalbine bir ok saplayıp öldürdüm seni. Şimdi zihnimde öylece duruyorsun kırmızı ve gri. Bir bacağın düz,diğeri hafifçe yana kıvrık; korkak bir yel değirmeni gibi savunmada ellerin, gözlerin sonsuza kadar açık duruyorsun. Korkuyor musun ?

seasons...

mavi gokyuzu bu gece siyah bulutlari giymis, huzunlu ve yorgun...mevsimler ayrilik mevsimi olmus, gozlerde uykusuzluk ve aglamaktan arta kalmis hafif bir morluk, birilerinin gidisine kirgin...kimisi cennete dogru, kimi ozgur birakmis gocmen kuslarini...aci ayni aslinda...ayrilik...yatakta ceset gibi yatan bedenler, soguk ve sessiz, sanki onsuz alinan her nefes ona yapilan bir ihanet gibi...

Tuesday, September 26, 2006

KARANLIK

karanlık.. sokakların parlak ışıklarının altında yapılmış uzun bir yürüyüş. kışın yağan karın daha da sessizleştirdiği sokaklarda adımlarınızı atıyorken zihniniz ait olmaz buraya.. belki dün oynadığınız oyundan aklınızda kalmış sahneler gelir gözlerinizin önüne, belki yürüyüşten önce içtiğiniz bir kadeh kırmızı şarabın etkisiyle ruhunuza bir dinginlik gelivermiştir. karların üzerinde bırakmayı unuttuğunuz adımlarınız, sanki içinde olmadığınız bir geceyi, zamanı anlatmaya başlamıştır. belki de doğru olandır o an.. belki yalnızca bir yanılsama..

karanlık.. hala devam eden solgun yüzü dünyanın. ruhlarının içine tıkılıp kalmış insanlar, gerçekliğin alçak duvarlarının arasına sıkışıp kalmış ruhlar, bir adım öteye gitmeyen yetersiz dünyalar, hayatlar, öyküler. hayal etmenin yalnızca bir oyun olarak kalıverdiği, düşlerin masalsı gerçekliklerini kaybedip boyalı pop malzemelere dönüştüğü, kırmızı spor araba, nefis bi fıstık, acaip yakışıklı bi adam ve daha bu listeyi uzatabilecek binlerce mataryele bağlı yaşanan hayatlar, çürümüş beyinler, daha da çürüyecek olanlar.. ne zaman bu kadar zor olmaya başladı nefes almak. nerede kaybetti insanlar gözlerindeki ışığı, ne zaman anlatmaktan vazgeçtiler öykülerini. zihnimin içinde dolaşıveriyor görüntüler. sözleri olmayan bir şarkıya benziyor tıpkı. bomboş bir gökyüzü. bulutsuz bir gece..

ayaklarımdaki karı silkeledikten sonra evime ve odamın loş karanlığına ulaşabildim. dinlenme ve sınırlarında bulunduğum gerçeklikten kaçma vakti geldi bile.. yanıma alacağım herşey tamam gibi.. ruhlar, anılar, ışığın tüm renkleri, bir masal, düşler.. hepsini çantama koyuvermeliyim. karanlığın içinde yolumu aydınlatacak ışığım gözlerimden akıyor, pusulam ruhumla bir.

kadehteki şaraba gözüm ilişiveriyor biran. varlığımın dışında bulduğum izlere takılıyorum birden. yalnız olmadığımı anlatan bir ses duyuyorum, gözlerimin önünde dans eden renklerin arasından çıkıveriyor düşler..

karanlığın içinde yaşayan bir öykü başlıyor. pencere ardına kadar açık. gecenin karanlığı, sessizlik, yağan kar... hepsi içeri doluvermeye başlamış. rüzgar esiyor, mumların alevleri yeni bir dansa başlıyor rüzgarla bir. odanın içine doluyor ayışığı tek başına..

öylesine sessiz ki.. öylesine yalın..

evin bomboş duvarlarında yankılanıyor boşluğun nefesi..

bir müzik başlıyor karanlığın içinden. geceye ait öyküleri anlatıyor bir adam tek başına..

“when shadows grow longer
and the sun sets for the forthcoming night;
our sorrow is stronger
as darkness and death are now near by our side.
many a sun will set and tears of grief will be shed...”

Gates Of Heaven



Bugun evden bir melek daha yukseldi cennete dogru, oysa haberci kiz nasilda sigdirmisti yirmi dort yili bir dakika icerisine; Mardin Dargecitte cikan catismada bir tegmen sehit oldu...O bu vatan icin kanini dokerken ben onun icin gozyasimi dokuyorum, ne buyuk acizlik dogrusu, kendimden utandim, caresizligimden utandim...
7.62mm capinda bir bakir parcasi bu geceyi nasil kiliza boyayabilir... O hep onden giderdi, dun de onde gidiyor olmaliydi ki O’nun celikten bedeni kalkan olmus onca vatan evladina...sen rahat uyu Cengiz’im, biliyorum gozlerin arkada kalmistir, o cocuklar artik bize emanet...senin yerini bizler almaya calisacagiz bilemiyorum ne kadar layigiz buna ama bedenimiz ve ruhumuz yettigi olcude, en azindan bayraksiz hainlerin kokusunu almis aslanlarini hedeflerine dogru surecegiz, eminim onlar da o gunun hayaliyle yasiyorlardir artik...
tegmen ve sehit...nasil da birbirini tamamliyorlar...en yuce makamdasin kardesim...Tanrinin karsisina topragi VATAN yapanlar rutbesiyle cikacaksin, en temiz kefeninle, kaninla yikadigin uniforman ve omuzlarindaki sehitlik yildizlarinla...
beden gelip gecici, ruhun bizimle; bize savasmak icin ilham kaynagi oldun kardesim, sen bizim ilk yildizmizsin...seni unutmak sana yapilacak en buyuk ihanettir...(25.09.2006 Pazartesi)
*Sehit Jandarma Tegmen Cengiz EVRANOS...ebediyet yolunda basin dik iyi yolculuklar, ruhun sad olsun...

Saturnine

Yap-bozumun kayip parcalarini aradim daginik odamda...halbuki hep tam gibi gelmisti parcalar, zorlama ile oturtulmus olanlari cikarttim, geride kalan hicin ebediligi idi...meger kendimi kandirmisim bitirdim diye sevinirken...caresizlige boyun egmek istemiyorum bu gece, disaridaki yagmur gozumden akan yaslardan daha azdi, saklamak icin disari kactim...firtina sokaklardan herseyi silip atmisti, kalbimden sokup atamadigi hayalin ise o an yanimdaydi, kendime ihanet edip sarildim ona, defalarca kendime yeminler etmistim seni dusunmemesine...
Acizlik kalbimin en buyuk dusmani, zaten ask yaralari adina tasidigim gazilik madalyalarina yer kalmamisti gogsumde, bir yara daha beni olume suruklemeyecekti de ne yapacakti? Vazgecmistim iyi olan herseyden, senden bile...senin ugruna sensizligi goze almasaydim seni sevmezdim...Olumden korktugumdan degildi bu kacis, bu seni sana birakmakti, gocmen kuslarin icgudusu gibi kendi yalnizligima dogru kanatlanmak ve hic yasamamiscasina caldigim mutlulugumu kanatlarimdan senin uzerine geri birakmak icin...ugruna doktugum gozyaslarimi gormemen icin...duygusalligina yenilmemen icin... gittigin bir dogrudan bana donmemen icin...senin icin...
Ilik bu ruzgarin esiri olmamak da elde degildi, yildizlarin pesinden kosup kendimi hayallerimin bosluguna biraktim, sensizligin soguklugu artik geride kalmaya baslamisti, yap-bozun tamamladigi resmi gormekten de vazgectim, cunku bu karanlikta gorecegim mutlulugun resmi bile olsa gormek istemiyorum, resmin icinde sen yoksan ne anlami vardi ki, kelimenin icini dolduracak herhangi bir beden olsun istemedim... cunku sen herhangi biri olamadin hicbir zaman...geriye donebilir miyim bilmiyorum, beni cagiracak yine senin dogan, sen bahar olursan kanatlarim sana ucurur beni, bahar gelmezse canin sagolsun zeten evsizdim...

Wednesday, September 20, 2006

farewell

Hayat butun karanligini penceremden iceri yansitmaya calisirken ben yine bir elimde kalemim bir elimde sigaram o’nu bekliyorum...saat dordu geciyor ve bugun de gelmeyecek gibi gorunuyor...sokak lambalari hicbir zaman iddiali olmadi geceyi aydinlatacak kadar, titreyen isigin altinda sabahi bekliyorum, gozlerim yorgun degil, uyumak istemiyorum, o’nun beni uyurken yakalamasini da istemiyorum, soguklugunu butun varligimla hissetmek ve sonsuzlugun tadini dudaklarimda hissetmek ve sadece susmak...olum uykuda karsilanacak kadar ucuz olamazdi bence...
Butun ruyalarimi sabaha birakmak istiyorum ve gercegi kabullenmek...o an geldiginde hep yalniz olacagimi duslemistim ama bu inanmasi guc bir hayal, arkamda biraktigim golgeler sahit olcakti, her ne kadar benim tercihim olmasa da...ve butun guller soldu...
Simdi yine her zamanki koseme oturup anlatmam gereken masallar var kendiime...inanmasi guc, urperten ama korkmamak gerekir o’ndan...kurumus yapraklari tenimi sarsa da oyle kolayca kabul edilebilecek bir aci degil bu...kapi caliyor sanirim gelen o...

FOREST OF MELANCHOLY

Bu gece umut bir yagmur damlasi olmus ve karanlik dunyaya dogru kendini ozgur birakmisti. Penceremin dokunamadigim tarafindan kendini saydam guzelligin kaygan teninden pervaza dogru birakmisti, pencere caminin bugusundaki parmak izlerim benden kacmamasi icin harcadigim cabamin bir deliliydi sanki; penceremi susleyen motifler oldular...caresizlik ise yuzumde okunabilecek en net ifadeydi...
Geriye donup tozlu raflarimdan mutlulugu buldum, nereyi okuyacagimi biliyormusum gibi sayfalari karistirdim...oysa sayfalar tamamen bostu, yasanmamis seyler yazilmis da olamazdi gerci, en azindan benim gibi birinin tutun kokan ellerinden cikamazdi...
Hayatim bu sararmis duvarlardan ibaretti, birkac film afisi, birkac tarihi gecmis konser bileti... kisacasi gecmisim diye ovundugum hersey, meleksiz ve ruyasiz...melankoliyi anlatan birkac catlak, terkedilmisligi agliyordu orumcek aglari, en son kimi agirlamisti bu suskun koltuklar... kirik aynamdan yuzume bakmayali aylar gecmis kendime bakmaktan korkar olmustum, bugun de bakmayacagim...
Pastel renklerin esiri olmus hayaller, kendi gerceginden utanip belirsizligin buyuk dalgalari arasinda sonsuzlugun denizlerinde mahsur kalmisti...ben eski ben olamayacak kadar acizdim artik, sadece karamsarligimin resimlerini cizebiliyordum, o alisilmis poster resimlerinden, karanlik bir orman ve icinde ellerindeki camuru yuzune bulastirmis bir cocuk...tipki ben gibi; butun gunahlari yuzume bulastirdim, masumiyetimi alip gidenlere ne kadar tesekkur borclu oldugumu bilemez kimse, cunku bilecek kimse de kalmadi...

Saturday, September 09, 2006

WHISPERS OF TONIGHT

Arkalarinda biraktiklari enkazi gorseler kendilerine bile acimazdi sanem deyip basima tac ettigim melekler, gecenin sessiz mavisinde kaybolmus gozlerden kalbimde kalan ne diye sorsam cevabini hic ogrenemeyecegim bir kaosun icine kendimi birakmis olurum...hayaller ve ruyalar...gelin de uyandirin mantigimin olum sessizligindeki gercegini...
Artik isimlerin bir anlami yok cunku her dudaktan aldigim tat, her bedende hissettigim haz ayni...sadece zaman ve mekanlari degistirdik biz bu hayat oyununda, onlarin da ne onemi varsa bu celiskinin icerisinde...gecmis deyip hafizamin kendime kizdigim anlarinda sakliyorum hepinizi...hep ayni duslerle geldiniz, ayni cumlelerle gittiniz...
Tanri size secim hakki tanidiysa bana da tanidigi bir hak olsa gerek ama ben henuz anlayabilmis degilim cunku bunu anlayabilecek vakti de caldiniz omrumden...bu gece hepinize en buyuk kotulugu yapiyorum, hayal kurmadan, ruya gormeden uyuyorum, cunku bunlar var edip; ettigi seyi elinden alip benden geriye sadece donuk gozlerle, kirilmis bir kalp birakiyor...
Yarinin bugunden muhtemel tek farki yeni bir isimsiz...daha dogrusu ismi onemli olmayan bir melek...ve yine bana ruyalar anlatiyor olacak...

Wednesday, September 06, 2006

dream for the blind

yorgun bir sairi oynamak ister gibi ellerim yazmak istemiyor, geceyi her an soluyup gozlerimden akan gozyaslarina anlam aramak artik sonsuz bir hayat seruveninde luzumsuz kalmis olsa gerek...ben kendimden hic bu kadar uzaklasmamistim!
karanliga yildizlari yapistirdim kendime yalandan hayaller uretebilmek icin...bunun adina mutluluk dedim ama hic ulasilmayacak kadar uzaga biraktim...yeter ki varligini bileyim ulasmasam da olur...tipki kalbime hic ulasamayacagim bir askin resmini koydugum gibi...onun da varligi yeter bana!
kendim icin istedigim seylerin hepsi minik avuclarimin arasindan ucup giderken dokmustum bu gozyaslarini...iste anlam burada sakli olmali...

Saturday, September 02, 2006

fall of the dreams...

sonbahar yapraklarla beraber umutlarimi da ayagimin altina serdi...hayatin anlamini bilmek istemiyorum artik, tekduze siradan bir sokakta sonsuzluga dogru uzanmak istiyorum, kimse bilmesin burada niye gezdigimi; sadece hatiralarimi geri almaya geldim, yoruldum aramaktan...yarini merak etmiyorum artik, dunun hayallerini gercegim diye yasamak istiyorum...kendi hayal dunyamin kraliyim ben...istedigim biraz mutluluktu...onu da Tanri bana layik gormedi...